Nika isyanı Ocak 532’de Jüstinyen’in imparatorluk döneminde meydana gelmiştir. Nika ismi yunanca karşılığı olan ‘zafer’ kelimesinden dolayı verilmiştir. İsyan sırasında neler olup bittiğini tarihçi Prokopius ve Malalas’ın kayıtlarından öğrenebiliyoruz. Nika İsyanı öncesinde de durum pek parlak değildi. Çok yakın bir tarihte 512 yılında isyancılar İmparator Anastasios I’i neredeyse tahtından edeceklerdi. Büyük Sarayın batısında
Mozaik tesserae adı verilen küçük küpler şeklinde ve çeşitli renklerden ibaret cam, mermer ve tuğladan malzeme ile zemin ve duvar süslemeleri yapılan sanattır. Genellikler kilise ve saray duvarlarını süslemekte kullanılıyordu. Özellikle erken dönem Bizans kiliselerinde geometrik desenlerden ibaret olan mozaikler Konstantinopolis’teki büyük saray kazılarında bulunan zemin ve duvar mozaikleri adeta birer tablo gibidirler.
Bulgar Krallığı emrindeki Slavlar Güneybatı yönünde harekete geçtiler ve Bosna’nın yüksek arazilerinde yerleşip küçük Sırbistan’ı meydana getirmeye başladılar. O sıralarda Moravia ve Bulgaria iki büyük önemli güç teşkil ediyordu. Moravia günümüz çek cumhuriyeti ve Macaristan civarlarındaki bölgenin ismiydi ve Germanlar buralarda çok fazla misyonerlik faaliyetinde bulundu ancak Bulgaria gibi Moravia’da nasyonalist
Bizanslılar yaptıkları en iyi işlerden biri antik kültürü koruyup kendilerinden sonra ki kuşaklara başarıyla aktarmış olmalarıdır. Bunu yaparken en çok yardım aldıkları toplum kuşkusuz Doğu ve Güney Slavlarıydı. Slavların Bizans ya da daha öncesinde Roma imparatorluğu ile ilk temasları hakkında pek az bilgi vardır. Bilinen şu ki altıncı yüzyılda anavatanları olan Rusya’nın batısında ormanlık alandan yola çıkıp Balkanlara yerleşmiş
Doğu Roma İmparatorluğunun merkezinde yaşayan Konstantinopolisliler şehrin kuruluşundan düştüğü ana kadar sürekli olarak sporla iç içe yaşamışlardır. Bu spor aktivitelerinin büyük bir kısmı Yunan ve Roma Medeniyetlerindeki faaliyetlerin devamı niteliğindeydi ve onların sayesinde Anadolu coğrafyası ve Haçlı seferlerine katılmış Avrupalılarda bu faaliyetlere tanık olup yayılmasını sağladılar. Aradan geçen zamanda
Anadolu bilinen tarihin ilk zamanlarından bu yana Akdeniz Dünyası ve Yakındoğu için çok önemli bir bölgeydi. Bu yarımadanın coğrafi konumu, insanları, yeraltı ve yerüstü kaynakları ekonomik ve siyasi güçte büyük rol oynadığı gibi kültürel akımlar açısından da oldukça hareketli bir bölgeydi. Bu sebeple Anadolu yönetici ve Generaller dışında bilim adamları için de çekici bir konumdaydı ve bu sebeple Anadolu’da bilim geleneği


