Bulgar Krallığı emrindeki Slavlar Güneybatı yönünde harekete geçtiler ve Bosna’nın yüksek arazilerinde yerleşip küçük Sırbistan’ı meydana getirmeye başladılar. O sıralarda Moravia ve Bulgaria iki büyük önemli güç teşkil ediyordu. Moravia günümüz çek cumhuriyeti ve Macaristan civarlarındaki bölgenin ismiydi ve Germanlar buralarda çok fazla misyonerlik faaliyetinde bulundu ancak Bulgaria gibi Moravia’da nasyonalist propaganda şüphesiyle bu misyonerlere pek önem vermemiştir. Ve Moravia’nın Bizans ile iyi ticari ilişkileri vardı. Moravianslar Slavların tarihinde bir noktası olmuştur. 863 yılında bir elçilik heyeti Konstantinopolis’e gelerek imparator Mikail III ‘ü ziyaret etti ve kendisinden Moravia dilinde Hıristiyanlık öğretecek bir öğretmen isteğinde bulundu. ( Daha öncesinde aynı istekle Roma’ya giderler fakat istekleri reddedilir.) İmparator buna olumlu yanıt verir ve bu görev için Salonica’lı Konstantin’i ya da bilinen ismi ile Aziz Cyril. ( Slavların ve Rusların Ortodoks Hıristiyan olmalarında ki en büyük paya sahiptir ve hatta Slav alfabesi ismini Aziz Cyril’den almaktadır.) Üniversitede profesörken bir ajan ve keşiş oldu ancak onun asıl hakim olduğu konu din ve filolojiydi. Durumdan haberdar edilir edilmez derhal çalışmalarına başladı ve ilk olarak Slavlar için bir alfabe geliştirdi. Kardeşi Methodiusla beraber yola koyuldu ve ilk olarak İncil Slavcaya çevrilip çeşitli dini kitaplar ve vaazları da Moravian diline tercüme ettiler. Bugüne kadar Slav kiliselerin kullandığı lisan’ı Aziz Cyril ve Methodius’a borçludurlar.Moravian birliği imparatoru sıkıştırmaya başlamıştı ancak Bulgar Boris zamanında bütün Bulgaristan vaftiz edildi. 865 yılında Konstantinopolis kiliseleri German sınırına kadar yayılmıştı. Patrik Photius ve Papa Nikolas I ‘in çekişmeleri oldukça yoğunlaşmaya başlamıştı. Moravian misyonerlik faliyetleri gayet iyi başlamıştı ve Rostislav Cyril ve Methodius’u gayet sıcak karşılamıştı. Ancak Moravian bölgesinin Alman sınırında sıkıntılar başlamıştı. Henüz çok yeni ve tecrübesiz olan Moravian Kilisesini yalnız bırakmamak için Cyril dosdoğru Alman misyonerleri karşılamaya kendisi gitti. Papanın emri altındaki batının en büyük piskoposu ile orada görüştü. Papa birlik ve düzenden yanaydı bu yüzden Anadilin kullanılmasından hoşnutsuzluk duyuyordu ancak ödül kaçırılmayacak kadar büyüktü. Cyril ve Methodius Roma’ya yeni kilisenin organizasyonu için çağırtılır ve Cyril orada şaibeli bir şekilde ölür. Bulgar Kilisesi ve Moravian Kilisesinin kaderi tamamen Papa ve Patrik çekişmesinin sonucuna bağlı gibi görünüyordu. 885 yılında ölünceye kadar geçen sürede Methodius Roma’nın her türlü zorlamalarına rağmen kiliseyi ayakta tutmaya çalıştı ancak onun ölümünün ardından Alman etkisi üstün geldi. Ona bağlı olan öğrencileri ya sürgün yediler ya da Moravian hükümeti tarafından Venediklilere köle olarak satıldılar.Boris’in Bulgaristan’ı Moravianın yaptığından farklı olarak Konstantinopolis tarafında yer aldı ve Bizans yardımını kabul etti aynı zamanda Methodius’un öğrencilerine de kucak açtı. Venedikte de imparatorluğa ait büyük elçi köle olarak satışa çıkarılmış öğrencileri satın alarak Konstantinopolis’e gönderdi ve Slavlar içim rahip sağlayan bir okul kurdurttu. Onuncu yüzyılın ilk yarılarına kadar Sırbistan’da ki dönüşümde tamamlandı ve nüfusun büyük kısmı vaftiz edildi.
Balkanlarda ilişkiler artık daha olumlu ilerliyordu. Boris’in oğlu Symeon Konstantinopolis’te eğitim görmüştü ve Bizans uygarlık ve sanatına hayran olarak yetişti. Ve onun döneminde binalar kiliseler hep Bizans tarzında inşa edildi. Ticaret büyütüldü ancak Bulgaristan’da bir orta sınıf asla oluşmadı tüccarlar genelde ya Ermeni ya da Yunandı. Ve bu durum giderek farklı sorunları beraberinde getirdi ve Symeon güçlenmiş ordusu ile hırsı tekrar artmaya başlamıştı ve İmparator Konstantin VII tarafından rahatsız edilen azınlığı bahane göstererek aniden savaş kıvılcımlandığında 913 yılıydı ve 914 yılında Symeon Konstantinopolis duvarları önündeydi. Symeon bir takım diplomatik kazanımlar elde ettiyse de şehir yine duvarları sayesinde kurtulmuştu. Hırsının esiri olmuş Symeon bu sefer gözünü batıya döndü 925 ‘te Sırbistan’ı geçti ve 927’de Hırvatistan’ı istila etti ancak bu Symeon’un sonu demek oldu. Symeon’un oğlu barışı sağlamak için acele etti ve bu vesileyle kendisi imparatorluk kanından bir kız ile evlendirildi. Ancak onun döneminde Bulgaristan oldukça güçsüz bir krallık haline geldi. Nikeforus Fokas doğuda Persler ile meşgulken bu defa Ruslar kışkırtmalar sayesinde güneye doğru harekete geçti ve kısa sürede Bulgaristan’ı istila edip Konstantinopolis’e ilerliyorlardı. Fokas’tan sonraki imparator Tcimiskes’te bir yıldan uzun bir süreyi Rusları geri püskürtmekle harcadı. Ancak püskürtme harekatını yarım bıraktı. 976’da yerel bir yöneticinin oğlu olan Samuel Bulgaristan’da yönetimi ele geçirip Çar olur ve çeşitli bahaneler bularak ve yeni imparator olan Basil II’nin deneyimsizliğinden faydalanmak isteyerek ayaklanma çıkartır. Ve kısa sürede civar bölgeleri fetheder.
Basil II 990 yılında ayaklanmaların tamamını bastırabilmişti ve artık tamamen Bulgar sorununu çözmek istiyordu nihayet 1014’de Cimbalongus geçitinde imparator yaşlı çarın bütün ordusunu yok eder ve Çar’da burada ölür. Samuel’in halefleri yönetim için tecrübesiz kişiler olduğundan Basil II 1018 yılına kadar bütün Bulgaristanı ve Belgrad’a kadar olan toprakları yeniden imparatorluğa kattı. Bulgarlara karşı verdiği başarılı savaşlardan dolayı kendisine Bulgaroctonus yani Bulgar katili denildi. Bulgar Patrikliği iptal edilip başpiskoposluk verildi ve Konstantinopolis Patrikliğine bağlandı. Buna istinaden Sırbistan’da bir büyüme gözlendi fakat hala Byzantium’un etkisi altındaydılar.
Diğer yandan ilk olarak Rus sözcüğünü ifade eden İsveçli gezgincilerdi. 860 yılından Karadeniz’in ve Tuna Nehrinin kuzeyinde yerleşmiş olan bu halk Rurik liderliğinde eski Slav şehri Novgorod’da ilk yerleşimi oluşturdular. Daha sonra onun yerine geçen Oleg Kiev’i topraklarına kattı böylece Rurik Hanedanı’nın başkenti Kiev oldu. Ruslar Ticaret ile yakından ilgilendiler. Her şehirde ayrı bir prens vardı ve bu prensler büyük Prensliğin vasallarıydılar. Prensler aynı zamanda kendi bölgelerinde ticareti ellerinde tutan kişilerdi. Her yıl düzenli olarak ticaret yapmak için Konstantinopolis ziyaret edilirdi. Bu ticaret ağı onuncu yüzyılda oldukça sık yaşanıyordu ve bu sebeple Rusça olarak da hazırlanmış bir takım ticari kurallar Konstantinopolis’te düzenlenmişti. Fakat her zaman barışsever ziyaretçiler değillerdi. Dokuz ve onuncu yüzyılda Ruslar İstanbul’u alma girişimlerinde bulunmuşlardı. Ve bu Bizanslıları önlem almak için düşündürüyordu. Bu noktada almayı düşündükleri önlem savaşmak yerine onları kendi saflarına çekmek oldu. Bu sebeple misyonerler sürekli olarak faaliyette bulunmak üzere Rus topraklarına gidiyordu. 954 yılında zengin bir dul olan Düşes Olga ilk olarak Hıristiyanlığı seçen kişi oldu. Daha sonrasında Olga’nın Konstantinopolis’e gelip bizzat patriği ziyaret etmesi Rusya’da Bizans Kültürünün yayılmasına sebep oldu. 989 yılında Vladimir’de vaftiz olmayı kabul etti ve karşılığında Basil II’nin kız kardeşi Anna ile evlendi. Vladimir’in Hıristiyanlığı seçmesi Rusya açısından bir dönüm noktasıydı ve bu olaydan sonra büyük bir hızla bütün Rusya Hıristiyanlığa geçti. Bizans kültür sanat ve yaşantısı Rusya’da da uygulanmaya başlandı. Aziz Kiril alfabesi ve lisanı Balkanlarda olduğu gibi burada da kabul gördü.
Onikinci yüzyılın ikinci yarısında Bosna’da Kulin bağımsızlığını ilan etti ve Bizans buna müdahalede bulunamadı. O sırada Selçuklu Türkleri ile sürekli olarak çatışma devam ediyordu. Kulin ve Asen birbirine çok yakın tarihlerde ölmüşlerdi ve onun ardından 1204’de Konstantinopolis Latinler tarafından istila edilince Slavlar ve Bulgarlar kendilerini öksüz kalmış gibi hissettiler. Papa bu durumdan faydalanmak için çeşitli girişimlerde bulundu. John Asen II 1241’de ölmesinden sonra Bulgaristan’da istikrarsızlık başladı ve 1246 yılında Salonica tekrar Bizans’a katıldı. Ve arkasından sırasıyla Trakya Makedonya İstanbul ve Bulgaristan’da yeniden Bizans sınırlarına dahil oldu. 1280 yılında Bulgaristan’da Cuman tarafından daha kuvvetli bir hanedan kuruldu. 1323’de ise Vidin’li Mikail son Bulgar hanedanını kurdu ve 1330’da Konstantinopolis’e saldıracak kadar güçlenmişti. Onun döneminde güç kazanan Bulgarların sonu Vilbezd bölgesinde Sırplar ile yapılan savaşta yenilgiyle sonuçlanınca bu güçlerinin de sonu oldu ve Bulgarlar Sırp vasallığı altına geçti. Hegemonya artık Sırplardaydı. Stephen Nemanya tarafından kurulan monarşi onun oğulları tarafından da geliştirildi. Sırbistan kilisesi bir zamana kadar Konstantinopolis’e bağlıydı ancak Aziz Sava daha sonra Crylizm doktrinleri ışığında daha milliyetçi ve Sırplara daha yakın bir kilise yarattı. Otuz üç yıl hüküm süren Stephan Uroş zamanında Sırbistan ekonomik olarak ta gelişti. Onun zamanında Sırbistan Adriyatik’ten Makedonya’ya kadar genişlemişti. Daha sonra Duşan yönetiminde gelişme devam etti. Selanik hariç bütün balkanların efendisi Sırbistan olmuştu.1355’de başarı umuduyla İstanbul’a yürüdü ancak mart ayında hayatını kaybetti. 1346 yılında Konstantinopolis’e saygısızca yüz çevirdi ve Sırp ile Bulgar patrikleri tarafından kendisine taç giydirildi. 1349 Sırbistan yasalarını çıkardı. Günümüzde 27 Ocak günü Sırplar tarafından hala kutlanan bir olaydır. Onun zamanında altın ve gümüş madenleri işletildi ve çok görkemli saraylar inşa edildi. Çarın emirleri altında şehirler valiler tarafından yönetilmeye başlandı ve Bizans etkisi giderek etkisi yitirmeye başladı. Köylüler politikaya dahil edilmiyorlardı. Soyluların olduğu Vlastele’ler mevuttu ve köylüler bunlar tarafından yönetilirdi. Köylüler için kanun yürütücüler yine onlardı. Kilise Bizans’ta olduğu gibi direk olarak Çara bağlıydı. Tüccar sınıfın neredeyse tamamı yabancıydı ve Adriyatik kıyıları ile sınırlıydı. Madenler toprak sahiplerine aitti ve köleler tarafından işletiliyordu. Bürokratik düzenlemelerin neredeyse tamamı Bizans’tan alınmıştı. Öte yandan ticari yasa tamamen Dalmaçyalıdır. Şiir hariç sanat dallarının tümü Bizans kopyası denecek kadar benzerdi. Duşan’ın 1355’te ölümü ile Sırbistan ideali son bulmuş oldu. Ve bütün vatanseverler onun bıraktığı düşü hala kalplerinde yaşatmaktadırlar. Duşan Konstantinopolis’e sırt dönmemiş olsaydı uzun yıllar var olabilecek bir krallığı kurabilirdi. Daha sonra Balkanların kaderini tayin etme hakkı Türklere geçti. 1360 ve 1370 yıllarında Trakya’ya yerleşmeye başladılar.1371’de Edirne’de Meriç yakınlarında yapılan savaşla Bulgarlar devre dışı edildi ve ardından 15 haziran 1389’da Kosova’da yapılan savaşta Sırplar ve Bosnalılar yenilince Balkanların hakimiyeti tamamen Türklere geçmiş oldu. Dört yıl sonra Bulgaristan tamamen Türklere ait oldu 1459’da aynı kaderi Sırbistan’da yaşadı. Türklerin Bosna’yı aldığı tarih ise 1463’tür. Bu tarihten sonra Osmanlılar uzun yıllar Balkanları ellerinde tuttular bunun sebebi en başta dinde tamamen özgürlük tanımaları oldu.







