14 ve 15. Yüzyılda Bizans Uygarlığının Anadolu’da Gerilemesi

BB
Tarih: 29 Ocak 2010
Kategori: Makaleler

Anadolu bilinen tarihin ilk zamanlarından bu yana Akdeniz Dünyası ve Yakındoğu için çok önemli bir bölgeydi. Bu yarımadanın coğrafi konumu, insanları, yeraltı ve yerüstü kaynakları ekonomik ve siyasi güçte büyük rol oynadığı gibi kültürel akımlar açısından da oldukça hareketli bir bölgeydi. Bu sebeple Anadolu yönetici ve Generaller dışında bilim adamları için de çekici bir konumdaydı ve bu sebeple Anadolu’da bilim geleneği oldukça eski zamanlarda başlar.

Kendiside bir Anadolulu olan Herodotus Anadolu’yu tanımlarken ilkin Lidyalılar Yunandılar daha sonra ise Yunanlılar ve Perslilerin yaşadığı evrensel tarihi bir kara parçası yanı kısaca batı ve doğunun birleştiği yer ifadesini kullanmıştır. Strabo’nun coğrafyası insanın coğrafi terminolojisi açısından bu geniş bölgenin ilk olarak tanımlandığı denemedir. Kendisi Amaseia (Amasya)’lı olan Strabo Anadolunun bir çok yerine geziler düzenledi ve bu gezilerin edindiği izlenimleri denemesinde kaleme aldı. Netice itibariyle onun coğrafya kitapları bin yılı aşkın bir süredir gerek etnik-dilbilimsel açıdan gerekse Anadolu’nun ekonomik kaynakları açısından en bilgilendirici yayındı. Onun bu mirasını daha sonraları birkaç Yunan coğrafyacı sürdürmüş olduysa da asıl zenginleştiren Araplar olmuştur. Araplar ve Bizanslıların Anadolu, Suriye ve Ermenistan üzerinde askeri ve politik hegemonya kurmak için yarışmaları Müslüman devlet adamları ve bilim adamlarının da Anadolu ile ilgilenmelerine neden oldu. Geç Ortaçağ’a doğru Anadolu’daki politik açıdan önemli merkezler Nicaea, Konya ve Trabzondu.  Al-Balkhi al-Istakhri, Ibn Khurdadbeh ve diğerleri burada bulup inceledikleri eserleri kopyalayarak Müslüman okuyuculara ulaştırmaya çalıştılar ve daha sonra Tüccarlar, generaller ve seyyahların yardımı ile bu bilgilerin üzerine yenilerini ilave ettiler. Bizans coğrafyasında dünyaya gelmiş olan ve bize Anadolu ve Yakındoğu hakkında bilgi veren Coğrafyacı Yakut (1179-1229) daha sonra yakalanarak Bağdat’a köle olarak satıldı. Daha sonra azat edildi ve hayatı değişti. Basra Körfezinde tüccarlığa başladı ve coğrafya kitabı olan ‘Kitab Mu’djam al- Buldan’ ı yazdı böylece Hıristiyan ve Müslüman Anadolu’nun bahsi geçmeye başlamış oldu.

Gezginlerin Anadolu’yu dolaşma geleneği Osmanlıdan sonra da şiddetlenerek devam eder. Heinrich Schliemann’ın büyük bir aşk ve sabırla Truva kentini arama çalışmaları o dönemki koşullar altında Anadolu’nun keşfinin insanlar üzerinde nasıl bir tutku olduğunun belirgin bir örneğidir. Strabodan günümüze kadar bu tutku hala devam etmektedir ve bilginler bu büyük yarımadanın keşfine ömürlerini vermişlerdir. Bergama, Ephesus, Sardes, Aphrodisias, ve diğerleri bu sayede gün ışığına çıkmıştır. Anadolu kültürünün geçmişi ile ilgili olarak göksel tanrılardan kap kacağa kadar birçok konuda bilgi sahibi olduk.

Bizans Anadolu’sunda dokuzuncu yüzyıla kadar pek çok şehrin nüfusu Yunanca konuşan Ortodoks Hıristiyanlardan oluşuyordu. Bu halk genellikle askerler papazlar ve ekonomik açıdan gücü sağlayıp vergi veren yabancılar, köylüler, tüccarlar ve ustalardan oluşan sosyal bir yapıya sahipti. Bu sosyal ve ekonomik yapı onuncu yüzyıldan sonra çeşitli sebeplerden dolayı bozulmaya başladı. On birinci yüzyılda ise özgür köylüler yüksek vergilerden dolayı büyük toprak sahibi kişilerin himayesine girmek zorunda bırakıldı. Ordunun büyümesi ile asker-çiftçi olan nüfus giderek azaldı ve Anadolu’nun para ve insan gücü olma özelliği önemini yitirmeye başladı. On birinci yüzyılın sonlarına doğru Kapadokya ve civarına yerleştirilen Ermeni ve Suriyeliler sayesinde homojen olan din ve dil kavramları yavaş yavaş bozulmaya başladı. Bütün bu sosyal, ekonomik ve kültürel koşullar altında yeni bir rakip Anadolu’ya göz dikmişti; Türk göçebeler.

Konstantinopolisin 1204 yılında Latinler tarafından ele geçirilmesi Anadolu’ya karşı yapılan Türk akınlarını hızlandırdı ve Türkler batı Anadolu’ya kadar ilerleme imkanı buldu. 1204’de Konstantinopolis’ten sürülen Bizanslılar Nicaea’da sürgün bir imparatorluk oluşturdular ve bu dönemdeki yegane amaçları Konstantinopolis’i geri almak oldu. Nicaea Bizans ve Ortodoks dünyası için zemin teşkil ediyordu. Başkentin kültürel ve ekonomik etkisi baltalanmaya başlamıştı. Ve Nicaea’da yeni bir Neo-Helen ruhu canlandı. Ancak bu durum yine Mikael VIII döneminde Konstantinopolis’in geri alınmasıyla eskiye döndü. Anadolu’da Bizans uygarlığının gerilemesinin başlıca iki sebebi göçebelerin durumu ve İslamlaşma olmuştur. Türk göçebeler özellikle Anadolu’nun batı kesimindeki dağlık alanlarda göze çarpıyordu ve Aleksius’un imparatorluğunun bittiği dönemde (1118) göçebeler ile yerliler arasındaki sınır yaylalar ve yüksek bölgeler olarak belirginleşmeye başlamıştı. Bu sınır Selçuklu Devletinin sonuna kadar fazla bir değişikliğe uğramadı ancak daha sonrasında buradaki Türkmen göçebeler Ege’ye nehir vadilerine inmeye başlar ve ileride on beşinci yüzyılda Bizans İmparatorluğunun kaderini tayin eder.

Bu yeni fatihlerin göçebe karakteri, birçok alanda Bizans uygarlığının kaderi için önemlidir. Bunlar genelde küçük baskınlar yaparak yaşayan göçebelerdi ve diğer yandan Hıristiyanlığa karşı savaş veriyorlardı ve sayıları giderek artmaya başlamıştı. Ve netice itibariyle birçok Yunan köy ve şehri yağmalanmaya başlamıştı. Göçebe Türklerin bu davranışlarından dolayı merkezi otoritenin hala güçlü olduğu bölgelere doğru büyük bir etnik göç gerçekleşti. Kültürel dönüşümün son noktası Yunan-Hıristiyan toplumun Türk-Müslüman toplumun içine çekilmesiyle son sürecine girdi. On altıncı yüzyılın Osmanlı vergi kayıtları, Anadolu’da vergiye tabi ev halklarının yüzde 90 Müslüman ve yüzde 10 Hıristiyan olduğunu söyler. Bu veriler, araya giren yüzyıllar esnasında meydana gelmiş olan kültürel dönüşümün büyüklüğünü doğrular.  Ve Sultanlar şehirleri yeni baştan inşa eden ve İslami kurallara göre düzenleyen Müslüman yöneticiler oldular. Ve ekonomik düzeyde temel oluşturan vakıflar ile dini eğitim verilen medreseler, hastaneler ve kervansaraylar birbiri ardına kurulmaya başlandı. Daha önceleri Hıristiyanlara ait olan kurum ve kültürel birikimin( müzik, dans,  ilahi, şiir vs.)çoğu egemen güç olan Müslümanlara adaptasyonu sağlandı. Böylece Hıristiyan toplumunun göreneklerini kendininkiler ile harmanlayan Türk-İslam dünyası ile Anadolu yeni bir çağına girmiş oldu.


Yorum Yap

Yorum yazabilmek için üye girişi yapmalısınız.

BB
EtiketlerBB
EtiketlerBB